6 Kas 2014

Bu Kitabı Çalın / Murat Gülsoy



Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 196

“Yazarlık nedir? Bir hüsranın avuntusu. Bütün hüsranların avuntusu. Yazarlık bir narsis kompleksi: Bak ben yazdım. Ne marifetlerim var benim. Okuyun beni. Beğenin zekâmı, buluşlarımı, demek.”

On İkiye Bir Var, Haldun TANER

        Bu Kitabı Çalın Murat Gülsoy’un 2000 yılında yayımladığı öykü kitabı. Kitap yayınlandıktan bir yıl sonra Sait Faik Hikâye Ödülü’ne layık görülmüş. Murat Gülsoy’la bir okur olarak Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık adlı inceleme eseriyle tanıştım. Anlatacak bir şeyleri olan, fakat bunları yazıya dökmekte zorlananların yoluna ışık tutmaya çalışan ve sıra dışı ipuçları veren bir kitap. Bu kitabı okuduktan sonra bende yazarın öykülerini okuma isteği uyanmıştı. Ben de önemli bir edebiyat ödülü almış olmasının verdiği merak ve biraz da adının cazibesine kapılmaktan olacak Bu Kitabı Çalın ile başlamayı tercih ettim.
Hayal kırıklığı yaşamamak adına büyük bir beklenti içine girmeden okudum. Okuduktan sonra beklentimin bir hayli üstünde bir eserle karşılaştım. Kitap on iki öyküden oluşuyor. İlk öykü kitaba adını da veren Bu Kitabı Çalın. Daha sonra sırasıyla: Kayıp Eşyalar Bürosu, Hindistan Yolculuğu, Hızlı Düşünme Sanatı, 54 Numaranın Esrarı, Kötü Yola Düşen Ev, Yazarın Belleği, Hasta Bir Konak, Birkaç Dolar İçin, Kukla, Sakla Beni ve Yasadışı Öyküler. Çoğunluğunu beğenmiş olsam da benim için öne çıkan öyküler Bu Kitabı Çalın, Kayıp Eşyalar Bürosu, Yazarın Belleği ve Kukla oldu.
İlk öykü aslında bu kitabın yazılış serüvenini anlatıyor. Bir alış veriş merkezinde mağazanın camı kırılarak kitap çalınıyor. Çalınan kitabın yazarı, editörü tarafından apar topar yayınevine çağrılıyor. Burada polis tarafından sorgulanıyor. Daha sonra yazarın gazeteci olan eski bir arkadaşı olaya dâhil oluyor. Absürt bir kurmaca. Öyküye ince bir mizah havası hâkim.
Kayıp Eşyalar Bürosu’nda otobüslerde unutulan eşyaların envanterinin tutulduğu bir depoda görevli memur Kemal’in öyküsü anlatılıyor. Kemal büroya teslim edilen genç bir kıza ait çantayı açar. İçindekileri inceler ve sonra çantanın sahibine karşı tuhaf ve saplantılı bir ilgi duymaya başlar. Bu ilgi zamanla bir tutkuya dönüşür. Kızın bir gün çantasını almaya geleceğinden emindir. Kızın geleceğine dair umutları tükenince kızı bulmaya karar verir. Bu süreçte hayatı tümüyle değişen Kemal’i hüzünlü bir son beklemektedir. Bana Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ndeki Zebercet’ini anımsatan bu öykü son derece hayatın içinden ve sıcak bir anlatıma sahip.
Yazarın Belleği kitaptaki en beğendiğim öykü. Bir yazarın belleğine girerek konuşan, henüz adı bile olmayan bir öykü karakterinin düşüncelerini okuyoruz. Bir öykünün yazılış sürecini, yazarın belleğindeki, kendisine yazar tarafından var olma yetisi verilen ve bir anlamda kurgusallıktan gerçek evrene sıçrayıp, adeta somutlaşan bir karakterin gözünden dinliyoruz. Yazar bu öyküde dini motifli derin felsefi çıkarımlar yapıyor karakterinin ağzından. “Var olmak dedim de, içime bir kuşku düştü: Var olan biri neden başkalarını var etmeye çalışır ki? Örneğin yazarımın beni yaratması (Tanrı’nın insanı yaratması gibi), bir mükemmeliyetin sonucu mu yoksa bir eksikliği giderme, bir boşluğu doldurma ihtiyacının bir ürünü mü? Yani bende kendi yansımasını görmek, kendisini bilmek için mi yazıyor beni?” (S. 110)
Yazarın belleğindeki kahramanın belleği konuşuyor. Düşünüyor, sorguluyor. “İşten eve evden işe gidip gelirken aklımı kaçırmamak için öyküler yazarak, hatta bu kaygılarımı gizlemek istediğim için bu konu üzerine düşünen kahramanlar yaratacaktım” (S. 111)
Kukla da ise yıllarını fantastik hikâyeler yazarak geçiren, artık uzun soluklu, gerçekçi bir hikâye yazmak isteyen bir yazardan bahsediliyor. Yazdığı hikâyenin tutsağı olmuş bir adamın öyküsünü düşleyen yazar, gerçekten de öyküsünün içine hapsoluyor. Kendi bilincinin demir parmaklıkları arkasındaki yazar, rüyaların üzerinden hayatı ve varoluşu sorguluyor.
“Kötü tasarlanmış, hatta sonu önceden hiç düşünülmemiş, sorumsuzca yazılmış savruk bir hikâyenin içindeydim. O yüzden başkalarının parlak renklerle bezenmiş hayatlarını kıskanır olmuştum. O yüzden bir Tanrı karikatürüne dönüşmüş, asla bitiremeyeceğim bir hikâyenin kölesi olmuştum. Her anımı, her yanımı, zihnimdeki bütün boşlukları dolduran bu adamın hikâyesi, ne yazık ki yazdığı hikâyeden başka bir şey değildi.” (S.156)
“Ne tuhaf, şeytan’a teslim olurken çaresizce, Tanrı’nın ayak seslerini duyuyordum göğsümün içinde. İçimde, o gizemli ormanın göklerinde bir fısıltı gibi dolaşıyordu efsunlu sözcükler.” (S. 167)
Murat Gülsoy’un kitaptaki tüm öykülerinde yazarlık ve yazar olma olgularına karşı bariz bir takıntısı olduğu görülüyor. Öykülerin hemen hemen hepsinde ya bir yazarın ya da yazar olmaya çalışan birinin ana kahraman olması birçok kişi için itici ya da sıkıcı olarak görülebilir. Lakin insanoğlunun yazma tutkusu, yazarak kendini ifade etme arzusu, yazı yoluyla yaratma dürtüsü üzerinde kafa yorulmaya fazlasıyla değecek bir konu bence. Yıllar evvel Sait Faik’in bir öyküsünde “Yazmasaydım çıldıracaktım” sözü merakımı çok cezbetmişti. O günden beri insanları yazmaya iten sebepler üzerine yazılanları hep okumuş ve düşünmüşümdür. Bana kalırsa, Gülsoy da bu kitabında bir yazar olarak kendisi yazmaya iten nedenleri irdelemiş. Ve bunu deneme değil -daha zor yoldan- öykü aracılığıyla gerçekleştirmiş. Bu bağlamda benim için kitabın en başarılı yönü insandaki yazma tutkusunu öykü diliyle etkileyici bir üslupla ifade etmiş olması.
Postmodern olarak nitelenen öykü ya da romanları genellikle sevmemişimdir. Anlatım tarzı olarak bu gruba dâhil olduğunu söyleyebileceğim eser benim için bir istisna oldu. Postmodern olup da beğendiğim ender eserlerden biri oldu.
Yazarın Belleği ve Kukla yazarın kendine özgü üslubunun en belirgin olduğu iki öykü olarak göze çarpıyor. Özellikle bu iki öyküde yazar dili çok iyi kullanmış ve okuru tembellikten çekip alacak akıl oyunları sergilemiş.
Bu Kitabı Çalın, çok rahat okunan, akıcı, zihninize faydalı egzersizler yaptıran ve yazma-yazarlık mevzularını seven edebiyat tutkunlarının beğeneceği güzel bir öykü kitabı.
“Onca zaman kibar kibar susan, ne denirse onaylayan bir adamdan, bağırıp çağıran, yılların birikmiş hesabını çıkarıp suratlarına vuran bir adama dönüştüğün gece canlanıyor zihnimde. Bir çeşit sinir krizi değilse neydi o halin?” (S. 42)

“Yeniden bir dünya yaratmak, içinde kendi halinde bir kahraman olarak yerimi almak için bir iz arıyordum. Oysa bulduğum tek şey ruhumun ormanlarında sabahlara dek yanan bir ateş, sabah sisine karışan bir kül ve dumanın çizgilerini silikleştirdiği bir vahşi adam.” (S. 166)
Kitabın arka kapağı;
“Kapağında Bu Kitabı Çalın yazan bir kitap gerçekten çalınırsa… Kayıp Eşyalar Bürosu’nda bulunan bir çantanın içinden Oğuz Atay’ın öyküleri çıkarsa… Yasak bir aşka balıklama dalan adam hayatını baştan kurmak için bir Hindistan Yolculuğu’na hazırlanırsa… Beyaz yakalı genç bir kadın Hızlı Düşünme Sanatı üzerine seminer veren guruyla hızlı bir aşk yaşarsa… Kimsenin kimseden haberdar olmadığı dev bir apartmanda içinde kimin yaşadığının sosyal bir sorun haline geldiği 54 Numara’nın Esrarı’nı çözmek için bilimsel yöntemler kullanılırsa… Temizlik takıntısı olan bir adam evinde porno film çekilmiş olduğunu fark ederse, yani Kötü Yola Düşen Ev olursa… Bir kurmaca karakter kendinin bilincine varıp da Yazarın Belleği’nde dolaşmaya başlarsa… Hasta Bir Konak’ın kiracısı kendini Edip Cansever’in mısralarının içinde bulursa… Birkaç Dolar İçin rüya deneylerine katılanlar uykularını yitirirse… Fantastik hikâyeler yazarak geçirdiği onca yıldan sonra artık uzun soluklu, gerçekçi bir şeyler yazmak isteyen bir yazar yazdığı hikâyenin tutsağı olmuş bir adamın öyküsünü düşlerse… Kendi halinde bir adam kapıyı açtığında Sakla Beni diyerek içeri giren eski bir arkadaşının yaşamının gözeneklerine sızmasına engel olamazsa… Tüm bu yazılanları emekli bir istihbaratçı yapısökümüne uğratıp Yasadışı Öyküler olarak niteleyerek yazarına hesap sorarsa… Murat Gülsoy’un şaşırtıcı kurguları ve akıcı üslubu sizi çok iyi tanıdığınız ama yeni bir dünyaya götürüyor.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder